TATAR DESTANI İDEGEY’DE BOZKIR VE GÖÇEBE HAYAT

Çulpan ZARİPOVA ÇETİN**

Bir halkın tarihini, yaşam felsefesini ve kültürel değerlerini geniş epik planda tasvir eden destanlar birçok Türk boyunun tar-ihi ve edebi varlığını yansıtırlar. Tatar halkının yüzyıllardır süre-gelen sosyal ve kültürel hayatını, dünyayı görüşünü, inancını bütün Türk dünyasına ortak olan motifler vasıtasıyla yansıtan İde-gey destanı da birçok Türk boyu için ortak olan epik eserdir. De-standa olaylar 1242 yılında kurulmuş ve sınırları Kıpçak Bozkırını, İdil’in aşağı ve orta havzasını, Seyhun ve İdil ırmakları arasındaki Aral Gölü yöresini, Kafkasların Azerbaycan’a kadar olan kesimi-ni kapsayan, birçok Türk boyunu kendi bünyesine toplayan Altın Orda Devletinde gerçekleşmektedir. Bu devlette Kıpçaklar, Kime-kler, Bolgar Türkleri, Hazarlar, Moğollar ve Slavlar da yaşıyordu. Kıpçak Türkleri olarak adlandırılan boylar Nogay, Kırgız, Kazak, Karakalpak ve Başkurt Türkleri idi: “Eski geçmiş zamanda/Bulgar ile Saray’da/Yayık ile İdil’de/Altın Orda, Ak Orda/Şanlı Kıpçakların yurdunda./Tatardan doğan Nogay ülkesinde.”; “Halkımın içinde/ Yüz bin benim Nogayım;/Yüz bin Nogaydan sonra/Üç yüz altmış yurt Kazak.” [İdegey 1999: 35, 130]. Tatar âlimi Valeyeva-Süley-manova’nın belirttiği gibi, “Yarı göçebe, yarı şehir hayatını sürdüren Kıpçakların medeniyeti Altın Orda devleti medeniyetinin ayrıl-maz bir parçasıdır” [Valeyeva-Suleymanova 1997: 113]. Destanda yaşanan olayların mekânı daha çok bu devletin başkenti Saray ve Şah Timur’un oturduğu Semerkant ile bu iki hükümdarın sarayları olsa da kahramanlar hareket ettikleri ve savaştıkları zaman olaylar han sarayından bozkıra taşınıyor. Bu yüzden destanda bozkır değişik yönleriyle dile getirilmektedir. Dala dedikleri bozkır bir taraftan hanların ve halkın yaşadığı ve birçok Türk boyunun bir ucundan diğer ucuna göç ettiği, ticari kervanların geçtiği uçsuz bucaksız bir engindir: “Tuktamış gibi ulu han/Engin bozkıra yöneldi.”; “Çulman boyu Cüke dağ,/Cüke dağın öte tarafı-/Kuytudan akan Ik olur./Onun da çıkıp başına/Bozkırdan bozkıra geçersin.”; “Göçen göçe katılıp,/ Göçenlere baş olup,/Bozkırdan bozkıra gezdi.”; “Yer ortası Kük Tübe,/Kük Tübe’de ak saray,/İşte bu Saray şehrinin/Dört kapısı varidi./İkisi kapalı dururken/İkisi açık kalırdı;/Birinden giren kervan/ Öbüründen çıksa bitmezdi.”[İdegey 1999: 128, 135, 157, 40]. Han emrini bütün bozkıra vermekteydi: “Buyruk verdirdi şehre,/Buyruk verdirdi bozkıra.” [İdegey 1999: 137]. Destanda bozkıra, sevimli bir şekilde aydala ve otlu olduğu için cim dala denilmekte: “Doksan oğlu bir olup,/Aydalaya gelince.”; “Ik’ın başı otlu bozkır,/Otlu boz-kıra varınca.”[İdegey 1999: 46, 138]. Ayrıca, yerine göre bozkır, korku veren vahşet dolu bir savaş alanı da oluyor: Toktamış Han’ın eşi Yeneke onu uyarırken “Aman çıkma bozkıra/Kanat, tüylü başını/ Çakıp alır İdegey.” Der [İdegey 1999: 128]. İdegey oğlunu kovun-ca Noradın da isyan ve öfke içinde bozkıra yönelir: “Bozkır boyu-nu gürletip,/Kaz gibi geçti Noradın.”[İdegey 1999: 157]. İdegey’in doğumu da bozkır ile ilgili: bir versiyonda onun yaşlı adam veya yaşlı bir çift tarafından bozkırda bulunduğu söylenir [Urmançe, 1999: 33]. Ya da İdegey’in yaşlı ve tecrübeli bir çoban tarafından büyütülmesi anlatılır. Rus halkbilimci Jirmunskiy’e göre, yaşlı ço-ban tipi zaten göçebe bir toplumda ortaya çıkmıştır [Jirmunskiy 1962: 211]. İdegey kendisi de Türk destanlarına uygun bir şekilde bozkırda çobanlık yaparak büyür.

Her destanda kahramanı kahraman yapan ve onu bozkır ile bütünleştiren, onun atıdır. Destanda hem İdegey’in hem Toktamış Han’ın hem onların yakınlarının atları soyuna ve don rengine göre değişik isimlerle anılırlar: akbüz at (akboz at), çuar at (ala at), kaşka kören at (kaşkalı kestane rengi at), tustagan küzle at (güğüm gözlü at), turı at (doru at), kıltınlagan körençe at (oynak kestane dorusu at): “Soyu Tulpan yaratılmış/Çil alaca at vereyim”; “Argımak atına atlandı”; “Altın eyerli akboz at”; “Kaşka kestane ata binip”; “Çayır-dan çayıra koşan,/Koşarken yerin bağrını kızdıran,/Güğüm gözlü doru.”[İdegey 1999: 49, 167, 86, 160, 170].. Han ve yakınlarının bindiği ve han tarafından hediye olarak sunulan attan genelde iyi cins koşu atı, hatta gizli kanadı olduğuna inanılan efsanevi Tulpar ve en iyi soylu koşu atı Argımak olarak bahsedilir. Destanda, bozkırda yaşayan Türk boylarının olmazsa olmazı ve bir hanın gurur kaynağı olan av kuşları da anılır: “Azametli er Toktamış/Akboz atı altında/ Laçını eyer kaşında/Çirüle gölde kuş salıp,/Devran süren han oldu.” İdegey 1999: 36]. Zaten destanda olaylar da bir av kuşu etrafında ge-lişiyor: Aksak Timur Tuktamış Han’dan asil soydan olan doğan türü av kuşunu Suna tibep kaz algan/Kara laçın Tökle Ayak’ı kendine istemektedir [İdegey 1999: 35]. Destanda laçının yanında büz toygın (bir çeşit doğan) asıl şonkar ve Tüşe şalpık büz şonkar (döşü geçmiş boz sungur), küçümseyerek söylenilen torımtay (Mor kanatlı, mor başlı, küçük bir doğan cinsi ayak ve bacakları kırmızı olup, bilhassa akşamları yapılan avlara çok elverişli bir kuş)[Ögel 2001: 359-360]) ve bidayak (doğangillerden bir çeşit kuş) gibi diğer cinsler de anıl-maktadır [İdegey 1999: 36, 49, 148]: “Torımtaydan iyi kuş olmaz.”; “Sıçan tepen bidayak/Sana olsun Şah Timur!” [İdegey 1999: 165, 37]. Av kuşları ile beraber eserde tumak dedikleri av kuşlarının baş-lığı ve av kuşlarının yetiştirildiği kuşhaneye bakan görevli Kuş Bi’yi de anılmakta [İdegey 1999: 141, 104]. Kuş avında kuş çağırmak için yapılan deri davul kün davılbaz ve kuş çağırmaya yarayan bir tür üflemeli çalgı, düdük dalbay’dan da bahsedilir: “Dalbay alıp çağır-dım,/Kuşum dönüp gelmedi.” İdegey 1999: 49, 114]. At ve kuşun yanında kuyın (koyun), döya (deve), altan (iğdiş edilen deve), büre (kurt), telke (tilki), sırtlan gibi diğer bozkır hayvanlarının da adı geçmekte: “On iki altan çekemez.”; “Eğri kopuz, ay boynuz/Çapa kuyruk koynundan,/Dom dom basan dom basan/Dört ayağını denk basan/Karanar adlı devenden/Müjde ile geliyorum.”[İdegey 1999: 130, 108]. Destanda insanları benzetirken bile bozkır hayvanları ile kıyaslama yapmakta: “Aç kurt gibi dişli kul,/Tilki gibi kızıl yüzlü kul.”[İdegey 1999: 149].

Bozkırda yaşayan insanların ve hayvanların ihtiyacını kar-şılayan serde, ettek, kılgan (kuru pelin) ve bir cins sert ağaç olan küksavıl gibi bitkiler de anılmakta destanda: “Göğerip biten kök-savıl,/Köksavılı geçip,/Kıl gibi biten kuru pelin.”; “Serde adlı salt bitki/Onu bulunca otlayalım./Ettek adlı bir kök var,/Onu da bulsak yiyelim.”[İdegey 1999: 111, 85]. Bozkırda yaşayan insanların ye-me-içme kültürü tamamen bozkırda yaşayan hayvanlar ve yetişen bitkilerle ilgilidir. Örneğin, hayatı at üzerinde geçen göçebeler ye-mekte de at eti ve at sütü kullanmışlardır. İdegey destanında bunlar, kaklap kalgan yılkı ite (kurutulmuş yılkı eti), kazı yal (atın yelesi al-tındaki yağdan yapılan ve birçok Türk boyunda çok makbul sayılan bir yiyecek) ve sarı bal (sarı kımız) olarak geçmekte: “Kurutulmuş yılkı eti,/Lokma yapıp yiyelim”; “Yediği kazı yal oldu,/İçtiği sarı bal oldu.”[İdegey 1999: 85, 51]. At eti fazla anılmasa da destanda, sarı bal’dan sık sık bahsedilmekte. Sarı bal, ya da diğer adı ile sarı kımız “yazın ortasında otlar yetiştiği zaman yapılır. Günlerin sıcak olması ve bir yayladan diğerine göç etme sebepli o çok çabuk acır ve gerekli kıvama gelip, sarı renk alır. Bu zamanda hayvanlar her çeşit ot ve çiçekten yedikleri için sarı bal (kımız) da çok hoş kokulu ve şifalı olur.”[Kasımanov 1992: 33-34]: “Sağmak için versen, kısrak ver.”[İdegey 1999: 64]. İdegey destanında misafire kase dolusu sarı bal verme, misafirperverlik belirtisidir. Toktamış Han Subra Yırav’a şöyle ikramda bulunmakta: “Fıçısı ile sarı bal,/Onu da elden taşıtıp,/ Ak otağa getirtip,/İdegey’e sakilik yaptırdı./Sarı ballar doldurup,/ Subra gibi yırava/Üç kase bal verdi.”[İdegey 1999: 63]. İdil Boyu Bulgar devletine seyahat eden ünlü Arap seyyarı ve tüccarı İbn Ba-tutta (1304-1377) da Muhammet Özbek hanın eşini ziyaret etmesi ile ilgili şöyle yazar: «Kadın kendi elinden bana kımız ikram etti. Bu, onların göreneğine göre son derece hürmet imiş»[Fahreddinev 1993: 104]. Destanda Tuktamış Han’ın da Subra Yırav’a kendi eli ile sarı bal sunduğu söylenmekte: “Kendi elinden bir kase sarı bal verdi.”[İdegey 1999: 65] Şah Timur’un yanına kaçan İdegey’i yur-duna dönmek için ikna etmeye çalışan Kin Canbay da ona dönerse han tarafından doğurmamış genç kısrakların (baytal) verileceğini ve Toktamış Han’ın kızı kendi elleri ile kımız ikramında bulunacağını söylüyor: “Kısraktan kısrak bölüp veriyor,/Bağlatıp kımız içsene!”; “Kenarı ince fincanla/Han’ın efendin bal veriyor,/Han hatunları tut-tuğu kaseye/Tulum dolusu süt, kımızı/Eliyle koyup veriyor!..”[İde-gey 1999: 79, 78]. İşte bu yüzden destanda kımız her şeyden önce huzur, bolluk ve barış içinde yaşayan yurdun kutu olarak anlatılmak-ta: “Coşkun kısrak sütü idi,/Huzurlu yurda kut idi.”; “Kısrak sağılan kutlu yurt,/Kımız içen kutlu yurt.”; “Denk kardeşlerle bir olup,/Bu-rada kımız içmiştik biz.”[İdegey 1999: 146, 112].

Destanda bozkır ve bozkır doğası tasviri dışında göçebe hayatı anlatan diğer önemli unsur da çadır kültürüdür. Çadır destanda Tatar-larda en sık kullanılan çatır kelimesi yanında ak utav (ak otağ), kor-bak gibi adlarla da anılır: “Kaynayan kazanını,/Kurulu olan çadırını/ Hepsini birden yıkıp.”; “Ak otağa getirtip, İdegey’i saki yaptı”; “İdegey’i Şah Timur/Korbağına çağırttı.”[İdegey 1999: 126, 63, 98]. Ayrıca, çadırın çangırak (çadırın direği, şangırak), uvık (keçeden çadırın üst tarafına konan uzun ağaç), kuşalık (çadırın üst tarafına konan uzun ağaca bağlanan çember), kirege (çuha çadırın alt par-maklığı) gibi önemli detaylarından da bahsedilmekte: “Kutlukaya yalan Bey’in/Çangırağını kes dedi.”; “Kuşalıklı çadır diktiren.”; “Çanırağı mamut dişinden,/Uvığı var gümüşten,/Eşiği çelikten,/ Kiregesi oydurulan,/Otağa geldi İdegey.”[İdegey 1999: 41, 59, 90]. Destanda çadırın çangırağı ile ilgili feci bir olay geçmektedir. Kut-lukaya Bey’i ihanette suçlayan ve onun ölümünü isteyen Tuktamış Han hizmetçisi Dorman Bey’e korkunç emir vermekte: “O çocuğu bul! Dedi./Beşiğini kes! Dedi./Kutlukaya yalan Bey’in/Çıngırağını kes! Dedi./Kesip, ateşe at! Dedi.”[İdegey 1999: 41]. Malum, insanın evi (çadırı) ve yemek pişirdiği ocağı Türklerde büyük bir önem taşıyordu. Her gün ocağında aş kaynayan ev, aile mertebesini, aile huzurunu ve neslin devamını simgelerdi. Türk boylarında ocak ile ilgili inançlar ve adetler Tanrı kutuna bağlıdır. Bu kutun hep üze-rimizde bulunması için her aile ocağının sönmeden yanması şart.

“Ocağı sönmüş”, “ocağı dağılmış” gibi ibareler “Tanrı azabına uğra-mak” anlamına gelmektedir. Göçebe hayatla yaşayan Türklerin oc-ağı çadırın içinde bulunduğu için evin ocağını söndürmek, çadırın direğini yıkmak ve yakmak, bir aileyi, bir nesli yok etmeye yönelik bir hareketti [Ayva 2002: 59]. Çıngırak aile emaneti olup, kuşaktan kuşağa emanet edilirdi. Örneğin, Kazak Türklerinde yaşça büyük oğlanlar kendi çadırları ile yaşamak istedikleri zaman babaları on-lara paylarını verip gönderir, babasının çadırında en küçük oğlan kalırdı. Onun malı babası ile ortak olup, o babasının varisi sayılır, ona “şınırak iyesi” derlerdi. Bir neslin bütün üyeleri öldüğünde ise çıngırağı söküp en son ölenin mezarı üzerine bırakırlardı. Kazak Türklerinde güzel bir alkış almak istediklerinde “Çangırağın büyük, sağlam olsun!” derler [Karakuzova: 1993: 26]. Beşikteki erkek be-beği öldürmek, beşiği kırmak, çadırın direğini yıkmak, bunlar hepsi bir nesli kurutma anlamına gelirdi. “Moğolların Gizli Tarihi” adlı efsane ve rivayetlerden başlayıp, Ödegey’in yaşadığı devre kadar olup biten bütün olayları anlatan ve 1240 yılında tamamlanan bu ki-tap destandaki olayı anlamamıza yardımcı oluyor: «Bu korkak Tak-togan’ın çadırının üst deliğinden içeriye geçip, çadırı tutan direğin üzerine atlayıp, onu yıkaçağız, çocuklarını ve oğullarını en sonun-cusuna dek hepsini öldüreceğiz, aile ihramının (çadırın) temeli üze-rine basıp, onu yok edeceğiz.” [Roux 1998: 180].

İdegey destanında göçebe hayat ile ilgili diğer unsurlar da aile içi gelenekleri içinde geçmekte. Örneğin, İdegey’in oğlu doğunca yaptıkları: “O doğunca İdegey/Atabeyler aldırıp,/Kürek kemiği-ni baktırdı./Altından oluk oydurdu,/Gümüşten lazımlık döktürdü,/ Kenarını kır kamışından yaptırdı;/Kır kamışı sert olur diye,/Altınla değiştirdi./Doğurmamış kısraklar kestirdi./Büyük bir toy yaptırdı./O doğunca İdegey/Simli kundağa sardırdı,/Simli kundak sert olur diye,/Altınlı simli ipekle döşetti./O kumaş da sert olur diye/Sansar kürküne sardırdı.”[İdegey 1999: 51-52]. Kürek kemiğini baktırma ile ilgili ayrıntılı bilgileri ünlü Türkologlar Abdulkadir İnan ve Jean-Paul Roux’un hizmetlerinde buluyoruz. Türkler eskiden şamanizm ile ilgili bilgileri bir araya toplayan bir kitabın olmasına, ama onu bir keçinin yediğine ve içindeki bütün bilgilerin keçinin kürek ke-miğine aktarıldığına inanmışlar, bu yüzden kürek kemiğine bakarak insanın geçmişi ve geleceğiyle ilgili bilgilere sahip olabileceklerini ummuşlardır. Bu tür kehanet yöntemi bazı değişikliklere uğramış olsa da, Türk boyları arasında asırlarca tercih edilmiştir. Jean-Paul Roux’a göre, kürek kemiğinin okunması yolu ile kehanette bulun-mak Türk-Moğol kehanet yöntemlerinin en eskisi ve sürekli uygu-lanmış olanıdır [Roux 1998: 75-76]. 1771 yılında Kazaklar arasında bozkırda seyahat eden bir Rus subayı kürek kemiği falının varlığı-na işaret etmektedir. Kırgız halkına ait olan inanış sisteminde de kürek kemiği yöntemi ile kehanet etme âdeti vardır. Abdulkadir İnan’ın tespitine göre, Anadolu’nun bazı yörelerinde kürek kemiği falı geçen asrın 60’lı yıllarına kadar belli olmuştur [İnan 1986: 151-152]. İdegey destanında da Toktamış han ile İdegey düşünceli bir baba olarak çocuklarının geleceğini merak ederek kürek kemiği falı-na baktırır. Destanda san söyegen baktırdı denilir (San söyege gövde kemiğidir).Yukarıda örnek verdiğimiz parçadan oğlu doğduğunda ne kadar sevindiğini, çocuğa ne derecede değer verdiğini İdegey’in beşik hazırlama ve oğlunu kundaklama sırasında da görebiliriz. Çocuğu beşiğe yatırma, çocuğun hayatında yer alan en önemli olay-ların biridir. Birçok bilim adamı tarafından beşik, dünyadaki bütün canlı yaratıkların korunduğu Doğa rahmine benzetilir ve o, Nuh Peygamber gemisinin küçük bir modeli sayılmaktadır. Destanda beşik ayaklı olarak yapılıyor. Kazan Tatarları genelde beşiği söğüt ağacından örerler ve tavana asarlar. Fakat Altın Orda devletinde yaşayan birçok Türk boyunun ve sonraki devirde Tatarlar olarak ad-landırılacak bir etnik grubu ortaya çıkaran boyların göçebe hayata alışkın olduklarını ve çadırlarda yaşadıklarını hatırlarsak, onların çocuk beşiğini de ayaklı şekilde yapmaları şaşırtmaz. Meselâ, de-standa Kutlukaya Bey’in de evi çıngıraklı çadır idi. İdegey’in oğlu için ayaklı beşik yaptırmasına da töbek (lazımlık) ve çümek (oluk) kelimeleri işaret etmektedir. Töbek ve Çümek kelimelerinin anlamını Kazak ve Kırgız Halk edebiyatında bulduk. Töbek, çocuğu beşiğe yatırınca pisliğinin etrafa dağıtılmaması için konulan kaptır. Çümek ise, çocuğun küçük taharetinin sızmadan töbeğe geçmesi için büyük koyunun aşık kemiğinden yapılan bir boru, oluktur. Akçin’in de be-lirttiği gibi, töbeğin içindeki kül çocuk her pislettiğinde temizlenir ve bu yüzden beşikte hiçbir zaman kötü koku olmazdı [Akçin 2002: 52-54]. Nice asırlar göçebe hayat sürdüren Kazaklar ve Kırgızlar-da bu tür beşiğe bugün de rastlayabiliriz. Ayrıca, Türkiye Türkler-ine de bu tür beşik tanıştır. İdegey’in oğlunu kundaklama olayına gelince, yeni doğan oğlunu sansar kürküne sarması, bu kürkün sıcak tutması ve yumuşak olması ile anlatılabilir. Kuşkusuz, avcılık ile hayat sürdüren Türklerin günlük hayatında ve geçiş dönemlerinde kürk özel bir yer tutmaktadır. Çin kaynakları, daha M.Ö. II. yüzyıl-da Hunların ölülerini koydukları tabutların altın ve gümüş işleme-li kumaş ve kürklerle örtüldüğünü bildiriyorlar [Günay, Güngör 1997: 79].Demek aynı değer insanoğluna doğumundan sonra ancak öldüğünde veriliyor. Çocuk doğunca büyük bir ziyafet, toy verme geleneğine gelince, Türk boylarında bir toy düzenlemenin baba sağ ise baba, baba sağ değilse çocuğa akraba olarak en yakın bir başka şahıs tarafından mutlaka yerine getirilmesi gereken bir görev old-uğunu söylemeliyiz. Destanda çocuk doğunca doğurmamış kısrak-lar kesiliyor. Göktürkler de, Turan’ın da belirttiği gibi, beşinci ayda millî ve dinî bayramlarını yaparken, Tanrı’ya çok miktarda koyun ve at kurban ederlerdi. Moğollarda ve Eski Türklerde kurban olarak at seçilirdi [Turan 1980: 401]. Bunu Herodot ve Strabon yazmaların-da da okuyabiliyoruz. Roux’un tespitine göre, kurbanlık hayvanın beyaz, sarı, sağlıklı, ve en önemlisi kullanılmamış olması şarttı [Roux 1998: 194]. İdegey destanında yer alan, Tatar Türkçesi’nde tu biyeler derken de tu kelimesi “doğurmamış” anlamına gelmektedir. Doğurmamış kelimesi, kullanılmamış ve temiz anlamına da gelir.

Destanda cenaze ile ilgili âdetlerden de bahsedilmektedir: Alp Kara Tiyin’i öldürdükten sonra İdegey: “Kara Tiyin Alp’i/Keç-eye salıp çektirip,/Akar suyun boyuna/Sin kazdırıp gömdürdü./ Sin’i kurgan dağ oldu.”[İdegey 1999: 96.]. Bilginlerin belirttikleri gibi, hayvan postunun defnedilmede kullanılması Türk kültürünün bir parçasıdır. Keçenin Eski Türklerde aile içi merasimlerde kul-lanıldığı da malûmdur. Meselâ, Türkolog Serkina’nın da belirttiği gibi, Altay dağlarındaki M.Ö. 5.yy.-M.Ö. 3.yy.lara ait bir mezarın altında çürümüş keçe kalıntısı bulunmuştur [Serkina 1997: 187]. Çin vakayinamelerinden bellidir, eski Türk kağanları, kağan seçil-diklerinde, “keçe üzerinde oturtulmak suretiyle götürülüp tahta çıkarılırdı [Tsentralnaya… 1990: 14]. “İdegey” destanının “İdägä Pi” adlı bir versiyonunda da çocuklar, bir keçe bulup İdege’yi bu keçe üzerine oturtup han seçiyorlar [Tatar 2004: 339].. Keçeye oturt-up yukarıya kaldırma geleneğine Tatarlar yaşayan bazı yörelerde bugün düğün merasimleri içinde rastlamaktayız. Serkina’nın da be-lirttiği gibi, bozkırda göçebe hayat sürdüren Türk-Moğol dünyasın-da ritüel eşyaların özgünlüğü hayvancılığın etkisi altında biçimlen-miştir. Koyunculuk, Türklerin yaşamında önemli bir yer aldığı için pösteki gibi ritüel eşyaların tipini meydana koyar [Serkina 1997: 195]. Bu yüzden de İdegey’in Kara Tiyin Alp’in ölü gövdesini keçe üzerine koyup, gömmek için nehir kenarına götürmesi bir tesadüf değil. Yukarıda destandan getirdiğimiz parçada cenaze gömme ile ilgili en eski törenlerin birine daha rastlıyoruz: sin’i –mezarı- akar-suyun boyuna kazmak ve onun üzerine topraktan tepe kurmak (kur-gan). Sin’i nehir kenarına kazdırma birçok Türk boyu ve Moğollar için ortak bir âdet olmuştur. Türk bilim adamı Tarhan’ın yazdığı-na göre, İskit (Saka)larda itibarlı ölüler Dinyeper nehrinin başına gömülürmüş [Tarhan 1969: 158]. Kuzey-Doğu Moğolistan’da ve Başkurtlar arasında da sin yeri olarak bir nehrin kaynağı veya kolları seçilmiştir [Roux 1998: 212]. Tatar, Başkurt ve Kazak halklarının ortak edebi mirası sayılan ve göçebe hayatın içinde olanları anla-tan Kuzu Kürpeş ve Bayan Sılu adlı destanda da iki âşık bir nehrin iki kıyısına gömülür. Destanda İdegey, Alp Kara Tiyen’in mezarı üzerine kurgan da yapmaktadır. ‘Kadış Mergen’ adlı başka bir Ta-tar destanında da ‘Ölen anne-babanın kabrini derin kazdılar, üze-rine kurgan yaptılar’ denilmekte [Tatar 2004: 43]. Kumanların ve Kıpçakların, mezarların üzerlerine yüksek tepe yaptıklarından Ru-bruk da bahseder [Günay 1997: 79]. Türk sanatının en eski ve somut malzemesinin Hunlar devrinden kalma olduğu kabul edilir. Hunlar, İskitler, Göktürkler ve aynı coğrafyayı paylaşan pek çok kavmi, mezar odalarının üzerini yığma toprakla örterlerdi. Fakat kurgan tipi mezarlar Hunlardan önce Karasuk adıyla bilinen Sibirya merkez ol-mak üzere, Baykal kıyıları, Kuzey Moğolistan, Altaylardaki Anyang ve Huang He kıyılarına kadar yayılmış ve arkeolog Kiselöv’e göre, M.Ö 1200 yılından 700 yılına kadar süren bir kültüre de tanıştı. Bu kültüre bağlanan bütün mezarların içleri ahşap kaplı, özerleri yığma tepeler halindedir. Anlaşılan, bu tip mezar anlayışı Hun kurganlarının öncüsü olarak görülebilir. Kurganların tarih sahnesinden silinişin başlıca nedeni, bu bölgelerde İslam dininin yayılması ve bununla bağlantılı olarak inanç sisteminin köklü bir değişiklik geçirmesidir [Theme Larousse 1993-1994: 185-186]. İslam dini kabulünden altı asra yakın vakit geçtikten sonra yazılan İdegey destanında Alp Kara Tiyen kabri kurgan şeklinde yapılması, destanda oturak hayat ile göçebe hayat unsurlarının el ele gelesinden kaynaklıdır.

Destanda geleneklerin yanında göçebe hayatı yansıtan örf-ade-tlere de sıkça rastlanır. Örneğin, hediyeleşme. Tatar halk destanların-da genelde hediye olarak kürk ve at verilir. Bunların haricinde kılıç, gürz, ok gibi savaş kuralları, av kuşu, köleler, beylik, bazen de kız verilmektedir. Kürk ve at gibi hediyelerden, Tatar halk destanlarının en eski örneklerinden olan Alpler hakkındaki Meşek Alp, Kadış Mergen, Yertöşlek, Ak Kübek gibi destanlarda da söz edilir [Tatar 1984: 34, 43, 63, 81]. Bu tür hediyelere Kırgız halkının “Manas” de-stanında da rastlıyoruz. İdegey destanında bu tür hediyelerin sunul-ması ilk kez Tuktamış Han’ın Kobogıl’dan sarayında kalmasını rica ederken görünür. Bu durumda İdegey’e verilecek hediyeler içinde, göçebe hayatın olmazsa olmazları kürk, at ve av kuşu vardır: “Ey Kobogıl, Kobogıl,/Sarayımda kal” dedi,/Üstündeki eski kürk,/O kürkünü çıkar, dedi,/Arkaları işlemeli,/Düğme bağı ilikli/Güzel kara samur kürk vereyim,/Bu kürkümü giy” dedi,/Şıngır şıngır eden has yular/Şıngırdatırken bakan,/Tohumu Tulpar yaratılan/Çil alaca at vereyim,/Alacaya bin” dedi,/Deriden davul tak, dedi./Yele aldırmaz yel dedi./Yuları som altından/Asıl sungur kuş vereyim,/Gölü dolaşıp uçur” dedi.”[İdegey 1998: 49]. Destanda Kobogıl’dan şüphelenerek onun kimliğini öğrenmek için saraya çağrılan Subra Yırav’a da yaşı 195 olmasına rağmen aynı hediyeler teklif edilmekte. (Subra Yırav ki kendisi de göçebe hayatın ortaya çıkardığı zekiliği, bilgeliği ile tanınan âşık tipidir). Altın Orda’dan kaçan İdegey’in yurduna geri dönmesi için peşine konulan Canbay da İdegey’e, dönerse at, kürk ve elâ doğanın beklediğini söyler. Kış mevsiminin çok sert geçtiği bir bozkırda, dağlık bir ülkede avcılıkla hayat süren bir Türk boyu-nun hayatı at, kürk ve av kuşundan başka düşünülemezdi. Bir ba-hadırı veya bir hanı tasvir ederken de ön plana bu detaylar çık-maktadır: “Azametli er, Toktamış;/Ak boz atı altında,/Laçını eyer kaşında,/Çirüli Göl’de kuş salıp/Devran süren han oldu.”[İdegey 1999: 35]. Bu beş satırla onun bütün mertliği, kuvveti ve şanı tasvir edilmiştir. Destanda başka bir hükümdar Aksak Timur, sarayına ge-len İdegey’ye baktığında onu bindiği atı, giydiği börkü ve kürkü ve yanında bulunan erleri ile görünce hayran kalır: “Timgil Çuvar, Tim Çuvar,/Tim Çuvarı altında,/Saltanatlı ay börk/Kartal kanat başında,/ Giydiği kürkü üzerinde.”[İdegey 1993: 98]. Tatar halkında bugüne dek yaşamakta olan “Elâ at varsa kuvvet var”, “Atsız er, kanatsız kuştur” gibi deyimler buna delildir (Tatar 1987: 102, 105, 106]. Kürk ise bolluğun, zenginliğin simgesi olmuştur. Tatar Türklerinin kürke fazlası ile önem vermeleri atasözlerine de yansımıştır: “Kürk giyen görkemli olur”, “Kürkü olmayanın günü yok”. Kürk giymek mertebe ve zengin olma anlamına da gelir. Tatar atasözlerinde at ve kürk kelimelerinin yan yana kullanılması ayrıca dikkat çekmek-tedir: “At-tun” ibaresi malı, mülkü, zenginliği bildirir. “Atlı-tunlı” (“Atlı-kürklü”) deyiminde at ile kürk, zengin ve bol hayata işaret eder [Tatar 1977: 84]. Birine “atsız-kürksüz” demek, onun hiçbir malı olmadığını, fakirliğini bildirir. Destanda kubız (kopuz), saz, sornay(zurna), davılbaz, dumbak (davul), dumbıra, sırnay-körnay (zurna-kernay) gibi bozkıra özgü müzik aletleri de sıkça anılır: “Altın başlı çan kopuz,/Saz, zurnasını çınlatıp,/Deri davul dö-vdürüp,/Davulunu vurdurup.);“Kulındagı dumbıra/Kulında tüzmi sekerde.”(Elindeki dombra/Elinde olmadan fırladı.”[İdegey 1999: 122, 150]. Destanda uzaktan gelen atın ayak sesini duyabilmek için kulağı yere koyup dinleme gibi bozkırla ilgili halk uygulamaları da mevcut: “Tölkele’de konarken,/Kulağını yere koyarken,/Noradın’ın bindiği Sarala/Bağırıp yine kişnedi.”[İdegey 1999: 139]. Toktamış Han’ın oğlu Kadırbirde’nin Noradına uyguladığı o dönemin en acımasız cezalarından olan taban yarma cezası ise kişinin tabanını bıçakla delip yaraya at kılı geçirmekten ibaretti: “Bağıra bağıra kovar o,/Tabanını yarar o,/Yarıp kılını geçirir o.”[İdegey 1999: 72].

“İdegey”, yüzyıllardır aynı bozkırı paylaşan kardeş Türk halk-larını birleştiren, yakınlaştıran ve onların ayrılmaz bir parçasına dönüşen bir destandır. Destanda yer alan bozkır hayatının içinden olan törenleri, örf-âdetleri, inanışları izleyerek bir halkın geçmişte-ki tarihini, zihniyetini tanımayı öğreniyoruz. Onlar, büyük Türk ulusunun tarihi, kültürü, özü, milli varlığıdır. İdegey destanında Ka-zan Tatarları için (erken dönemlerde yerleşik hayata geçme, İslam dinini erken kabul etme, asırlarca Rus kültürü etkisi altında kalma sonucu olarak) artık pek anlaşılmayan tören, örf-âdet ve inançların çoğunun XX. Yy. başına kadar göçebe yaşayan başka Türk boy-larının günlük hayatında, ayrıca Tataristan sınırları dışında yaşayan Tatarlarda ve Kıpçak Türklerinde bugüne kadar korunması bize ilg-inç bir araştırma yapmak için son derecede zengin bir temel oluştur-du.

Добавить комментарий

Ваш адрес email не будет опубликован. Обязательные поля помечены *